24 Ağustos 2012 Cuma

Öta-Nazi

"Bak, son kez soruyorum. Bu istediğin şey konusunda emin misin? Çünkü geri dönüşü olmayacak."
"Kesinlikle eminim doktor bey. Burada artık daha fazla kalamam."
Ben doktor değilim! "Peki ya çocukların? Onlar ne olacak? Onları düşünmüyor musun?"
"Çocuklarım mı? Onları düşündüğüm için ölmek istiyorum ya zaten. Buradan kurtulsam bile onların öldüğünü görmek istemiyorum. Buradan kurtulsam bile, onları toprağın altına usulca yerleştirmek istemiyorum. O yüzden burada bitmesi gerek. Çabuk ol, gardiyanlar gelmeden beni kurtarmalısın. Kaç kez denediysem de ben korkaklığımdan yapamadım"
"Pekala. İlaçları zaten hazırda tutuyorum. Bu şartlar altında onları hazırlayacak zamanım olmuyor. Son bir dileğin var mı, yerine getirmemi istediğin?"
"Evet, sadece daha çok insanın 'senin elinden' ölmesini sağla doktor"
"Deneyeceğim. İyi uykular dostum." Ben doktor değilim!

Fotoğraf, tamam. İsim... İsmi için fazla zorlanmasına gerek kalmamıştı. Mahallesinde oturan birkaç Polonyalı çocuktan sadece bir tanesinin ismi aklında kalmıştı, Lukasz. Lukasz artık onun ismiydi. Lehçe'yi öğrenme işini ise en başta halletmişti. Onun kullandığı dilin yanında elbette çok zor bir dildi fakat kazanacağı para ona dil veya din düşündürmüyordu. Bütün bunlarla birlikte Polonyalı adetlerini de edinmişti. Kültürünü, inançlarını, içkilerini ve kadınlarını... Paranın yanında tek bir şeye ihtiyacı olacaktı o da kadınlardı.

O'nun Polonya'ya gitmesini engelleyecek tek bir şey olabilirdi o da savaş ihtimaliydi. Hitler isimli, saçma sapan bıyığı olan birisi Polonya'nın hemen yan kapısındaydı ve savaş naraları atıyordu. Fakat ne olabilirdi ki, savaş zaten olup bitmişti ve bir daha savaş çıkarmaya kimse cesaret edemezdi öyle değil mi? Hem savaş çıksa bile Almanya içinde kalır, Polonya'ya sıçramazdı. Sıçrayacak olsa bile, o çoktan işini halledip dönmüş olacaktı.

"Peki ya doktor, bu beni iyileştirecek mi dersin?"
"Elbette dostum. Sen bana şikayetinle geldin, ben de sana çözümü sunuyorum. İyileştirdiğim hastaları kendin de gördün. Şimdi evlerinde zubrowkalarını içip kadınlarıyla sevişiyorlardır. Sen niye bütün bunlardan mahrum kalasın."
"Evet, haklısın doktor. Bütün doktorlara gittim ve bütün ilaçları içtim ama sonuç olumsuz. Son çare olarak sen kaldın."
"İstersen bana doktor deme dostum. Bana sadece Lukasz diyebilirsin. Sonuçta diplomam olmadığı için yaptığım iş yasa dışı sayılır."
"Pekala, çok teşekkür ederim Lukasz."

Bugün de bu salaklar sayesinde çok iyi kâr etmişti. Her geçen ay daha da tanınıyor, daha da zenginleşiyordu. İlaçlarının etkisiz olduğunu bir o bir de tanrı biliyordu. Tabii onu korkutan tanrısından çok yakındaki şeytandı. Her gün kulağına olası bir savaşla ilgili ayrı ayrı dedikodular geliyordu. O, savaşın çıkacağına pek ihtimal vermese de tedbiri elden bırakmak istemiyordu. Yine de haber kaynakları oldukça sınırlıydı.

Polonya halkı kusura bakmasınlardı ama keyfi onlar sayesinde oldukça yerindeydi. Savaşın başlayıp ülkeye sıçramış olması bile umrunda değildi. O, dedikodulara aldırış etmeyip, kazandığı paralarla açtığı muayenehanesinde hastalarına, aslında çare olmayan ilaçlardan satmaya devam ediyordu. Garip olan, bazı hastalarının iyileşip ona teşekküre gelmeleriydi.

"Bugün ülkeden ayrılıyormuşsun doğru mu doktor?"
"Evet dostum. Bu ülkede artık işim kalmadı savaşın da iyice kapımıza geldiğini işitiyorum. Huzurlu küçük kasabama dönüp, emekliliğimi yaşamak istiyorum."
"Tanrı bizi korusun doktor. Ben son kez şu ilacından almak istiyordum. Malum, sen gittikten sonra tekrar edebilir hastalığım. Kontrol altında tutmak için senden beş kapsül daha ilaç alacağım."
"Tabii ki, hemen gidip getireyim. Fakat önce şu kapıyı açmama izin ver, kıracak gibi yumrukluyorlar..."

1942 Ocak'ı Polonya;

Gördüğü son şey, şapkasında kuru kafa amblemi olan bir üniformalıydı. Savaş onların mahallesine de gelmişti ve bu sefer alışılmışın dışında çok sessizdi. Kuru kafalı ve üniformalı adam Lukasz'ın emekliliğini Auschwitz'de geçirmesine karar vermişti anlaşılan.

Bu kampın her yerinde ölüm vardı. İlaçlarını satın alan kişilerin kurşuna dizildiklerini veya gaz odalarında ölmelerini görmüştü. Geriye kalanların da aslında ilaçlarıyla iyileşmediklerini ve etrafta hastalık saçarak gezdiklerini gördü ki bunun olacağının zaten farkındaydı. İlaçlarını sattığı her hasta adam ya yanında ya da üstünde hastalıklarından ölüyorlardı. Kazandığı paraları düşündü, savaş olmasaydı bütün bunların olmayacağını ve paralarıyla ülkesine dönüp rahat yaşayacağını. O hasta insanlar nasılsa ilacın işe yaramadığını anlayıp gerçek bir doktora başvuracaklardı, öyle değil mi? Peki ya doktor bu kadar geç kalmış hastalara ne yapacaktı veya ne önerecekti, ölümü mü? Doktorlar belki de ölümü önermeyeceklerdi ama bu umutsuzluk, çaresizlik kampında Lukasz'ın yapacağı şey tam olarak buydu. Bu kampın sahipleri ne kadar şeytansa o da o kadar ölüm meleği olacaktı. İlaçları gerçekten insanı sağlıklı kılmıyordu ama bu andan itibaren ilaçları gerçekten insanları öldürecekti, onları geç gelen ölümden kurtaracaktı.

Tam o esnada kapıdan elleri yanmış, acılar içinde bir adam girdi. Bu Lukasz'ın ilaç sattığı adamlardan biriydi.

"Piyanist?"
"Ahh! Doktor, benim piyanist olduğumu öğrenmişler. Bilmiyorum nasıl öğrendiler ama bana acımadılar, ellerimi yaktılar. Baksana şu halime, AHHH!"
"Ülkenin sınırında yaşıyordun nasıl kaçamadın söylesene?"
"Yapamadım doktor, ülkemi...siktir et ülkeyi, piyanomu bırakıp gidemedim. Çünkü senin ilaçlarının bana yapamadığını bir nebze de olsa piyanom sağlıyordu. Fakat o kuru kafa şapkalı adam beni yakaladı. Bütün bunların bir dedikodu olduğunu düşünmüştüm senin gibi, ama değilmiş. Onlar gerçekmiş ve bizim için gelmişler."
"Elimde son bir ilaç daha var senin için. Biliyorum, ilki işe yaramadı ve seni kurtarmadı ama bu ilacın etkisi kesindir. Sadece bana bu çileden kurtulmak istediğini söyle ama bundan kesinlikle emin olmalısın çünkü bu ilacın etkisinin dönüşü yok."
"E-ev-evet doktor, eminim. Hem de hiç olmadığım kadar... artık piyanonun son tuşuna basamayacağımı bildiğim kadar eminim. Na zdrowie!"