Aitlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aitlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2012 Cuma

Hayranlık: Kin - I

Televizyon izlemekten haz aldığım tek nokta, kanallar arası geçişlerde kendini anlık gösteren siyah ekrandan başka hiçbir şey değil. Üstüme hücum eden radyasyonun etkisini belli eden sesi duyar gibiyim. Beni nasıl yok ettiğini fısıldıyor kulağıma. Aslında alenen dalga geçiyor.

"Şu an, beyin hücrelerim sessizce ölüyor."

Televizyonla aramızda geçen en ciddi ilişkiyi geçen sene yaşadım. Bir yeri anlatıyordu, bilmiyorum, üstü karla örtülmüş dağ etekleri hayal meyal gözümün önünde canlanıyor ama bilmiyorum işte, net bir hatırası yok. Dalma batma zonları vardı, ne bileyim, iki kıtanın ya da iki bok rengi kara parçasının çarpışması gibi bir şey işte. Çarpışma sonucu oluşan dağlardan bahsediyordu, üstü karla örtülüydü ve beyazın ahengini bozan siyahlıklar gözümden kaçmıyordu.

"Patlayan yanardağlar sayesinde oluşan bir ada var ve adına İzlanda demişler."

Yanardağların can verdiği yaşam alanları var, ne kadar saçma. Oysa insanları, köyleri hatta kentleri yok ederken ortaya çıkardıkları muhteşem manzaralarla, yanardağlar benim için her zaman vazoyu kırdıktan sonra en sempatik yüzünü ortaya çıkaran, evin küçük çocuğu olmuştur.

Nereden başlasam bilmiyorum. Belki de ilk olarak ismimle yüzleşmeliyim. Kim kendi ismini çocuğuna verir ki? Bu çok saçma ama o benim babam...babamdı. Ona kızamam. Kızabilir miyim? Sanmıyorum. Sonuçta...sonuçta babam öldü.

"Bana daha önce öleceğini söyleseydi, onu Etna'nın içine atabilir ve neler hissedeceğini izleyebilirdim. Yanardağlar çok havalı."

Sizce de yanardağlar, yanına kimseyi yaklaştırmayı sevmeyen, yalnız yapılar değil mi? Yapı demek ne kadar doğru bilmiyorum ama kimin umurunda! Demek istediğim, belki de hata yapan bizleriz. Yalnız kalmak isteyen bir şeyin yanına, hiç çekinmeden yaklaşmaya çalışıyoruz. Sonra da onları kızdırıyoruz ve BAM!

"Yanardağlar, ağzımıza sıçıyor"

Yanardağlar ağzımıza sıçıyor! Şu, ismini muhtemelen göt bir herifin koyduğu yanardağın patladığı zamanı hatırlıyor musunuz? İşte, tam o sıralar gidebilirdim. Biletimi kapıp gidebilirdim. Sonra, sorunlar çıktı.

"Eyjafjallajökull. Sanırım yazılışı tam olarak bu. Birisi, bizimle çok fena dalga geçmiş dostlar."

Uçuşlar ertelendi. Kül bulutuymuş. Külden kim ölür be! Uçakların silecekleri mi yokmuş yani?

Gidebilirdim. Size yemin ediyorum ki, gidebilirdim. Benden binlerce kilometre uzaklıkta patlayan bir yanardağ, yıllarımı, artık popomun şeklini alan kanepemde oturarak geçirmeme neden oldu.

"Yanardağlar kesinlikle çok havalı"

Babam bana söylemeliydi. Elbet bir gün öleceğini söylemeliydi.

3 Şubat 2012 Cuma

Aitlik: Kaçış Noktası - III

Önce suyun kaynamasını beklersin. Tencerenin genişliğine göre bu süre değişebilir. Baloncuk istilasının yavaş yavaş başladığını gördüğün an, makarnayı tencereye boşaltman gereken zaman gelmiş demektir. Sonra, makarnanın yumuşamasını beklersin. Lapa olmamasına dikkat etmen gerekir. Dandik bir makarnayı bile yapamıyorsan, ölmen için bir nedenin daha var demektir.

Hayatım boyunca nefret ettiğim insanların sayısı, hayatım boyunca öldürdüğüm insanların sayısından fazlaysa, bu durum beni rahatlatmalı. Etrafta, öldürülmeyi bekleyen daha birçok insan olduğunun farkındayım. On yedi nokta... Haritamın asılı olduğu duvarda sakladığım tam on yedi nokta var. Ölmüş on yedi insan...

Derin bir nefes al ve bencilce sakla.

Kimseye güvenmiyorum. Buna gerek yok. Kimseye güvenmeyin. Buna gerek yok. Kimsenin size güvenmesini istemeyin. Buna gerek yok. Gözünüzde büyütmeyi bırakın. Buna gerek yok. Etraf, güven duygusunu fazlasıyla yaşayan insanların uğradıkları ihanet kalıntılarıyla dolu. Buna rağmen nasıl oluyor da birilerine güvenmek istiyorsunuz? Buna gerek yok. Yaşa ve kendiliğinden geliş.

Derin bir nefes al ve al.

Her şey, odamın en karanlık duvarında bulunan fiziki dünya haritasına dart okunu atmakla başladı. İlk atışım başarısızdı. Ok saplanmadı ve yere düştü. İkinci denemem de aynı hüsranı yaşadı. Üçüncü ve dördüncü denemem de... Daha sert olmalıydım. Okun, haritanın arkasına saklanan duvara saplanması gerekiyordu. Yani, daha fazla can yakmalıydım. Tek başına haritayı delmek işe yaramıyordu. Fiziki dünya haritası, genel olarak Afrika ülkelerine denk gelen sivri uçlu silahımı, bulunduğu yerden çıkarmayı başarıyor ve "Hâlâ karşındayım işte" mesajı veriyordu. Sinirlenmiştim.

Derin bir nefes al ve kirlet.

Kim Afrika ülkelerinden birinde yaşamak ister ki! "Gabon diye bir ülke mi varmış?"

Adını bile ilk defa duyduğım bir ülkeye kaçmamı beklemeyin benden. Siyah insanlardan nefret etmiyorum ama sevmek için de bir nedenim yok. Tıpkı, beyaz insanları sevmek için bir nedenim olmadığı gibi. Buna gerek yok. Kimseyi sevmek zorunda değilim. Buna gerek yok.

Afrika olmaz. İskandinav ülkelerini tercih ederim. Soğuk... Hem havası, hem de insanları. Tam istediğim gibi. Karşılıklı hoşnutsuzluk hiç bu kadar tatlı olmamıştı. Kimsenin sıcaklık beklemeyeceği bir yere gitmeliyim. Kimsenin sıcaklığına ihtiyacımın olmadığı...

Bu kez kendimden eminim. Oku elimden geldiğince yatay ve sert tutuyorum. Karar vermem için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Şiddetimin, duvara kadar ulaşması gerekiyorsa tamam. Bunu yapabilirim. İşte geliyor...

Derin bir nefes al ve odaklan.

"Lütfen Afrika olmasın... Lütfen Afrika olmasın... Lütfen Afrika olmasın... Lütfen soktuğumun Afrika'sı olmasın..."

Danimarka... Şanslıyım... Şanslıyım çünkü bu şansı kendim yarattım. Bunun için fazlasıyla uğraştığıma inanabilirsiniz. Artık tek yapmam gereken; kendime kalınca bir mont, koruyucu bir bot, yardımcı olabilecek birkaç kazak ve yeni bir eldiven almak.

Haritaya haddini bildirip, duvarı delen oku yerinden çıkarıyorum. Artık rahatça uyuyabilirim.

"İnsan... Ölüm... Duvar... On yedi... Danimarka... Delik... On sekiz...Hassiktir..."

HARİKA! Artık gitmeden önce birisini daha öldürmem gerekiyor! Kendi yarattığım şansım bile benden nefret ediyor.

22 Ocak 2012 Pazar

Aitlik: Kaçış Noktası - II

Bazen tek sahip olmanız gereken, fermuarı bozuk, boktan bir bavuldur. Küfür ise, böyle bir şeye bile sahip olamadığınız zaman etmeniz gereken, geniş anlam yüklü argo kelimelerdir. Olur olmadık yerlerde kullanılmamalıdır. Sahip çıkmamız gereken değerlerden biri de küfür etmektir diye düşünüyorum.

Boktan bir bavulunuz yoksa, duygu yüklü eşyalarınızı yanınıza almanız neredeyse imkânsızdır. Nereye kaçmak isterseniz isteyin, bazı duygulara ve hatıra kokan birkaç parça nesneye her zaman ihtiyacınız vardır. Hadi ama, 'istediğim an, her şeyi geride bırakabilir ve yeni bir hayata başlayabilirim' diyen insanların ne kadar yalancı ve korkak olduklarını hepimiz biliyoruz. Cesur gözükmeye çalışmaktan başka bir şey değildir bu yaptıkları. Hem, muhtemelen onları tutan da yoktur, ne diye hâlâ bize ayak bağı olmaya devam ederler ki?

"Benim hiç kimseye ihtiyacım yok!" Siktir git oradan be adam! O hâlde neden bana bunları söylüyorsun? Senin, şu anda bana ihtiyacın olmadığı bir kara parçasında olman gerekmez miydi?

Bavul aramaktan değil, düşünmekten yoruldum aslında. Düşünceler asla bitmez. Düşünceler, sizi, siz yapmamak için elinden gelen tüm gayreti gösterir ve genel olarak suçluluk duygusunun üretimi olan kullanışsız mallardır.

Yaşadığınız yerin size fazlasıyla büyük gelmesini istiyorsanız, bir eşyanızı kaybedin. İşte o zaman tek odalı daireniz bile sizin için bir malikaneye dönüşebilir ve aradığınız her ne haltsa asla bulamazsınız. Bakmadığınız yerin kalmadığını düşündüğünüz an pes edersiniz ve birkaç gün sonra, kaybetmiş olduğunuz o gereksiz eşyanızı, nadiren de olsa yaptığınız temizlik esnasında, alakasız bir yerde bulursunuz çünkü soktuğumun dairesi sizinle alay ediyordur. Kayıp ilanınız hükmünü yitirdiği andan itibarense, saklambaç oynamaya meraklı eviniz tekrar, götünüzü bile zor sıkıştırdığınız minik kap hâline geri döner.

Burada ki herkes ölü. En başta da babam ölü...İstemeden de olsa, bana yalan söylemeyi öğreten adam...Bu durumda, burada daha fazla öğrenecek bir şeyim kaldığını sanmıyorum. Bütün sokaklar ve yıldızların, bana yardım etmek istercesine oluşturduğu yolu görebiliyorum. Sokak lambalarına ihtiyacım bile yok, yıldızlar bugün yeterince parlak. Hepsi benim için...Burnuma gelen, yeni döküm sıcak asfalt kokusu benim için...Aydınlık gece benim için...Esen rüzgâr, park yerinden çekilmiş arabalar, kapalı eczaneler, kırtasiyeler, marketler ve okullar benim için...Gözlerden ırak yaşamayı tercih eden ay da benim için...

Egoist olmak için yeterince güzel bir gece. Bu gece kaçış noktam, koca bir kara deliğe bürünüyor ve beni içine çekmek için hazırda bekliyor. Benimse boktan bir bavulum bile yok!

13 Ocak 2012 Cuma

Aitlik: Kaçış Noktası - I

"Her şeyin basit bir çıkış noktası var. Her adım, basit bir denge hareketine bağlı. Kurulan her mekanizma, ufak parçaların mükemmel uyumundan kaynaklı. Kabuk bağlayan meyvelerin soyulması, tatlı bir özgürlük senaryosundan ibaret. Kısa metrajlı filmler, sanıldığı kadar kısa değil. Can sıkıcı detaylar, toz zerrelerinin arkasına saklanabilecek kadar sinsi."

Uyandım...Uyandım çünkü, ben de herkes gibi olmaya çabalıyorum. İnsanlar uyanır...

Belirli zaman kalıpları vardır. Doğal olan, geceleri uyumak ve sabahlarınızı rezil eden alarm sesine kalkmaktır. Bu düzeni ilk olarak kimin bulduğu hakkında hiçbir fikrim yok ama şu ana kadar kimsenin bu duruma itiraz ettiğini görmedim. Hayal et...Bu düzen tersi şekilde işleseydi, beni geceleri uyumadığım için suçlayamayacaktınız. Kazanan ben olacaktım.

Uyandım...Uyandım çünkü, kendi zaman kalıplarımı birilerine dayatmak istedim. Her şey bir dayatma...

En büyük yalanımı yedi yaşımda söyledim. Sevimsiz bir pazar gecesi, babamla televizyon izliyordum. Babam uyku saatlerime pek önem vermezdi. Hatta bazı zamanlar annemin zoruyla yatağıma gider ve gözlerim açık bir şekilde beklerdim. Annemin uyumasıyla birlikte babam odama girer ve tehlikenin geçtiğini söylerdi. Babam iyi biriydi...

Uyandım...Uyandım çünkü babamın mezarına domates ekmeye karar verdim. Domatesi severim. Şaka yapıyorum...Domatesi sevmem. Yine şaka yapıyorum... Domates falan ekmeyeceğim. Mermerin ortasına atılmış toprakla biraz sohbet edeceğim, hepsi bu.

Kalem yakmıştım...Evet tüm o salak veletler ev yakarken, ben masum bir boya kalemini yaktım. Yanık kokusunu alan babam odama girmişti ve bu kokunun nereden geldiğini sormuştu. Çok korkmuştum...Tüm o salak veletler yaktıkları evin arkasından gülebiliyorken, ben masum bir boya kalemini yaktığım için babamın vereceği tepkiden korkmuştum.

"Bilmiyorum baba, gerçekten."


"Bana yalan söyleme."


"Yalan söylemiyorum baba, gerçekten. Yalan söylemiyorum."

"Sana inanıyorum" dedi. Tabii ki bu dediğine inanmadım. Bilemiyorum, belki de babam da büyük bir yalancıydı. Ardından "Oğlum, ne yaparsan yap, hep arkasında dur. Asla yalan söyleme." demişti ve odadan çıkmıştı. Babamın sözleri beni hep etkilemiştir.

O gece kendime bir söz verdim. Bir daha asla yalan söylemeyecektim.

İşte...En büyük yalanımın hikayesi bu. O günden beri hiç durmadan yalan söylüyorum.

Uyandım...Uyandım çünkü bir kaçış noktası bulmalıydım. Fazla vaktimi alabilirdi ve gece, bu düşünce yoğunluğu için yetersiz kalırdı.