"Bak, son kez soruyorum. Bu istediğin şey konusunda emin misin? Çünkü geri dönüşü olmayacak."
"Kesinlikle eminim doktor bey. Burada artık daha fazla kalamam."
Ben doktor değilim! "Peki ya çocukların? Onlar ne olacak? Onları düşünmüyor musun?"
"Çocuklarım mı? Onları düşündüğüm için ölmek istiyorum ya zaten. Buradan kurtulsam bile onların öldüğünü görmek istemiyorum. Buradan kurtulsam bile, onları toprağın altına usulca yerleştirmek istemiyorum. O yüzden burada bitmesi gerek. Çabuk ol, gardiyanlar gelmeden beni kurtarmalısın. Kaç kez denediysem de ben korkaklığımdan yapamadım"
"Pekala. İlaçları zaten hazırda tutuyorum. Bu şartlar altında onları hazırlayacak zamanım olmuyor. Son bir dileğin var mı, yerine getirmemi istediğin?"
"Evet, sadece daha çok insanın 'senin elinden' ölmesini sağla doktor"
"Deneyeceğim. İyi uykular dostum." Ben doktor değilim!
Fotoğraf, tamam. İsim... İsmi için fazla zorlanmasına gerek kalmamıştı. Mahallesinde oturan birkaç Polonyalı çocuktan sadece bir tanesinin ismi aklında kalmıştı, Lukasz. Lukasz artık onun ismiydi. Lehçe'yi öğrenme işini ise en başta halletmişti. Onun kullandığı dilin yanında elbette çok zor bir dildi fakat kazanacağı para ona dil veya din düşündürmüyordu. Bütün bunlarla birlikte Polonyalı adetlerini de edinmişti. Kültürünü, inançlarını, içkilerini ve kadınlarını... Paranın yanında tek bir şeye ihtiyacı olacaktı o da kadınlardı.
O'nun Polonya'ya gitmesini engelleyecek tek bir şey olabilirdi o da savaş ihtimaliydi. Hitler isimli, saçma sapan bıyığı olan birisi Polonya'nın hemen yan kapısındaydı ve savaş naraları atıyordu. Fakat ne olabilirdi ki, savaş zaten olup bitmişti ve bir daha savaş çıkarmaya kimse cesaret edemezdi öyle değil mi? Hem savaş çıksa bile Almanya içinde kalır, Polonya'ya sıçramazdı. Sıçrayacak olsa bile, o çoktan işini halledip dönmüş olacaktı.
"Peki ya doktor, bu beni iyileştirecek mi dersin?"
"Elbette dostum. Sen bana şikayetinle geldin, ben de sana çözümü sunuyorum. İyileştirdiğim hastaları kendin de gördün. Şimdi evlerinde zubrowkalarını içip kadınlarıyla sevişiyorlardır. Sen niye bütün bunlardan mahrum kalasın."
"Evet, haklısın doktor. Bütün doktorlara gittim ve bütün ilaçları içtim ama sonuç olumsuz. Son çare olarak sen kaldın."
"İstersen bana doktor deme dostum. Bana sadece Lukasz diyebilirsin. Sonuçta diplomam olmadığı için yaptığım iş yasa dışı sayılır."
"Pekala, çok teşekkür ederim Lukasz."
Bugün de bu salaklar sayesinde çok iyi kâr etmişti. Her geçen ay daha da tanınıyor, daha da zenginleşiyordu. İlaçlarının etkisiz olduğunu bir o bir de tanrı biliyordu. Tabii onu korkutan tanrısından çok yakındaki şeytandı. Her gün kulağına olası bir savaşla ilgili ayrı ayrı dedikodular geliyordu. O, savaşın çıkacağına pek ihtimal vermese de tedbiri elden bırakmak istemiyordu. Yine de haber kaynakları oldukça sınırlıydı.
Polonya halkı kusura bakmasınlardı ama keyfi onlar sayesinde oldukça yerindeydi. Savaşın başlayıp ülkeye sıçramış olması bile umrunda değildi. O, dedikodulara aldırış etmeyip, kazandığı paralarla açtığı muayenehanesinde hastalarına, aslında çare olmayan ilaçlardan satmaya devam ediyordu. Garip olan, bazı hastalarının iyileşip ona teşekküre gelmeleriydi.
"Bugün ülkeden ayrılıyormuşsun doğru mu doktor?"
"Evet dostum. Bu ülkede artık işim kalmadı savaşın da iyice kapımıza geldiğini işitiyorum. Huzurlu küçük kasabama dönüp, emekliliğimi yaşamak istiyorum."
"Tanrı bizi korusun doktor. Ben son kez şu ilacından almak istiyordum. Malum, sen gittikten sonra tekrar edebilir hastalığım. Kontrol altında tutmak için senden beş kapsül daha ilaç alacağım."
"Tabii ki, hemen gidip getireyim. Fakat önce şu kapıyı açmama izin ver, kıracak gibi yumrukluyorlar..."
1942 Ocak'ı Polonya;
Gördüğü son şey, şapkasında kuru kafa amblemi olan bir üniformalıydı. Savaş onların mahallesine de gelmişti ve bu sefer alışılmışın dışında çok sessizdi. Kuru kafalı ve üniformalı adam Lukasz'ın emekliliğini Auschwitz'de geçirmesine karar vermişti anlaşılan.
Bu kampın her yerinde ölüm vardı. İlaçlarını satın alan kişilerin kurşuna dizildiklerini veya gaz odalarında ölmelerini görmüştü. Geriye kalanların da aslında ilaçlarıyla iyileşmediklerini ve etrafta hastalık saçarak gezdiklerini gördü ki bunun olacağının zaten farkındaydı. İlaçlarını sattığı her hasta adam ya yanında ya da üstünde hastalıklarından ölüyorlardı. Kazandığı paraları düşündü, savaş olmasaydı bütün bunların olmayacağını ve paralarıyla ülkesine dönüp rahat yaşayacağını. O hasta insanlar nasılsa ilacın işe yaramadığını anlayıp gerçek bir doktora başvuracaklardı, öyle değil mi? Peki ya doktor bu kadar geç kalmış hastalara ne yapacaktı veya ne önerecekti, ölümü mü? Doktorlar belki de ölümü önermeyeceklerdi ama bu umutsuzluk, çaresizlik kampında Lukasz'ın yapacağı şey tam olarak buydu. Bu kampın sahipleri ne kadar şeytansa o da o kadar ölüm meleği olacaktı. İlaçları gerçekten insanı sağlıklı kılmıyordu ama bu andan itibaren ilaçları gerçekten insanları öldürecekti, onları geç gelen ölümden kurtaracaktı.
Tam o esnada kapıdan elleri yanmış, acılar içinde bir adam girdi. Bu Lukasz'ın ilaç sattığı adamlardan biriydi.
"Piyanist?"
"Ahh! Doktor, benim piyanist olduğumu öğrenmişler. Bilmiyorum nasıl öğrendiler ama bana acımadılar, ellerimi yaktılar. Baksana şu halime, AHHH!"
"Ülkenin sınırında yaşıyordun nasıl kaçamadın söylesene?"
"Yapamadım doktor, ülkemi...siktir et ülkeyi, piyanomu bırakıp gidemedim. Çünkü senin ilaçlarının bana yapamadığını bir nebze de olsa piyanom sağlıyordu. Fakat o kuru kafa şapkalı adam beni yakaladı. Bütün bunların bir dedikodu olduğunu düşünmüştüm senin gibi, ama değilmiş. Onlar gerçekmiş ve bizim için gelmişler."
"Elimde son bir ilaç daha var senin için. Biliyorum, ilki işe yaramadı ve seni kurtarmadı ama bu ilacın etkisi kesindir. Sadece bana bu çileden kurtulmak istediğini söyle ama bundan kesinlikle emin olmalısın çünkü bu ilacın etkisinin dönüşü yok."
"E-ev-evet doktor, eminim. Hem de hiç olmadığım kadar... artık piyanonun son tuşuna basamayacağımı bildiğim kadar eminim. Na zdrowie!"
Senaryo Günlükleri
Oku...Düşün...Üret...
24 Ağustos 2012 Cuma
13 Nisan 2012 Cuma
Hayranlık: Kin - I
Televizyon izlemekten haz aldığım tek nokta, kanallar arası geçişlerde kendini anlık gösteren siyah ekrandan başka hiçbir şey değil. Üstüme hücum eden radyasyonun etkisini belli eden sesi duyar gibiyim. Beni nasıl yok ettiğini fısıldıyor kulağıma. Aslında alenen dalga geçiyor.
"Şu an, beyin hücrelerim sessizce ölüyor."
Televizyonla aramızda geçen en ciddi ilişkiyi geçen sene yaşadım. Bir yeri anlatıyordu, bilmiyorum, üstü karla örtülmüş dağ etekleri hayal meyal gözümün önünde canlanıyor ama bilmiyorum işte, net bir hatırası yok. Dalma batma zonları vardı, ne bileyim, iki kıtanın ya da iki bok rengi kara parçasının çarpışması gibi bir şey işte. Çarpışma sonucu oluşan dağlardan bahsediyordu, üstü karla örtülüydü ve beyazın ahengini bozan siyahlıklar gözümden kaçmıyordu.
"Patlayan yanardağlar sayesinde oluşan bir ada var ve adına İzlanda demişler."
Yanardağların can verdiği yaşam alanları var, ne kadar saçma. Oysa insanları, köyleri hatta kentleri yok ederken ortaya çıkardıkları muhteşem manzaralarla, yanardağlar benim için her zaman vazoyu kırdıktan sonra en sempatik yüzünü ortaya çıkaran, evin küçük çocuğu olmuştur.
Nereden başlasam bilmiyorum. Belki de ilk olarak ismimle yüzleşmeliyim. Kim kendi ismini çocuğuna verir ki? Bu çok saçma ama o benim babam...babamdı. Ona kızamam. Kızabilir miyim? Sanmıyorum. Sonuçta...sonuçta babam öldü.
"Bana daha önce öleceğini söyleseydi, onu Etna'nın içine atabilir ve neler hissedeceğini izleyebilirdim. Yanardağlar çok havalı."
Sizce de yanardağlar, yanına kimseyi yaklaştırmayı sevmeyen, yalnız yapılar değil mi? Yapı demek ne kadar doğru bilmiyorum ama kimin umurunda! Demek istediğim, belki de hata yapan bizleriz. Yalnız kalmak isteyen bir şeyin yanına, hiç çekinmeden yaklaşmaya çalışıyoruz. Sonra da onları kızdırıyoruz ve BAM!
"Yanardağlar, ağzımıza sıçıyor"
Yanardağlar ağzımıza sıçıyor! Şu, ismini muhtemelen göt bir herifin koyduğu yanardağın patladığı zamanı hatırlıyor musunuz? İşte, tam o sıralar gidebilirdim. Biletimi kapıp gidebilirdim. Sonra, sorunlar çıktı.
"Eyjafjallajökull. Sanırım yazılışı tam olarak bu. Birisi, bizimle çok fena dalga geçmiş dostlar."
Uçuşlar ertelendi. Kül bulutuymuş. Külden kim ölür be! Uçakların silecekleri mi yokmuş yani?
Gidebilirdim. Size yemin ediyorum ki, gidebilirdim. Benden binlerce kilometre uzaklıkta patlayan bir yanardağ, yıllarımı, artık popomun şeklini alan kanepemde oturarak geçirmeme neden oldu.
"Yanardağlar kesinlikle çok havalı"
Babam bana söylemeliydi. Elbet bir gün öleceğini söylemeliydi.
"Şu an, beyin hücrelerim sessizce ölüyor."
Televizyonla aramızda geçen en ciddi ilişkiyi geçen sene yaşadım. Bir yeri anlatıyordu, bilmiyorum, üstü karla örtülmüş dağ etekleri hayal meyal gözümün önünde canlanıyor ama bilmiyorum işte, net bir hatırası yok. Dalma batma zonları vardı, ne bileyim, iki kıtanın ya da iki bok rengi kara parçasının çarpışması gibi bir şey işte. Çarpışma sonucu oluşan dağlardan bahsediyordu, üstü karla örtülüydü ve beyazın ahengini bozan siyahlıklar gözümden kaçmıyordu.
"Patlayan yanardağlar sayesinde oluşan bir ada var ve adına İzlanda demişler."
Yanardağların can verdiği yaşam alanları var, ne kadar saçma. Oysa insanları, köyleri hatta kentleri yok ederken ortaya çıkardıkları muhteşem manzaralarla, yanardağlar benim için her zaman vazoyu kırdıktan sonra en sempatik yüzünü ortaya çıkaran, evin küçük çocuğu olmuştur.
Nereden başlasam bilmiyorum. Belki de ilk olarak ismimle yüzleşmeliyim. Kim kendi ismini çocuğuna verir ki? Bu çok saçma ama o benim babam...babamdı. Ona kızamam. Kızabilir miyim? Sanmıyorum. Sonuçta...sonuçta babam öldü.
"Bana daha önce öleceğini söyleseydi, onu Etna'nın içine atabilir ve neler hissedeceğini izleyebilirdim. Yanardağlar çok havalı."
Sizce de yanardağlar, yanına kimseyi yaklaştırmayı sevmeyen, yalnız yapılar değil mi? Yapı demek ne kadar doğru bilmiyorum ama kimin umurunda! Demek istediğim, belki de hata yapan bizleriz. Yalnız kalmak isteyen bir şeyin yanına, hiç çekinmeden yaklaşmaya çalışıyoruz. Sonra da onları kızdırıyoruz ve BAM!
"Yanardağlar, ağzımıza sıçıyor"
Yanardağlar ağzımıza sıçıyor! Şu, ismini muhtemelen göt bir herifin koyduğu yanardağın patladığı zamanı hatırlıyor musunuz? İşte, tam o sıralar gidebilirdim. Biletimi kapıp gidebilirdim. Sonra, sorunlar çıktı.
"Eyjafjallajökull. Sanırım yazılışı tam olarak bu. Birisi, bizimle çok fena dalga geçmiş dostlar."
Uçuşlar ertelendi. Kül bulutuymuş. Külden kim ölür be! Uçakların silecekleri mi yokmuş yani?
Gidebilirdim. Size yemin ediyorum ki, gidebilirdim. Benden binlerce kilometre uzaklıkta patlayan bir yanardağ, yıllarımı, artık popomun şeklini alan kanepemde oturarak geçirmeme neden oldu.
"Yanardağlar kesinlikle çok havalı"
Babam bana söylemeliydi. Elbet bir gün öleceğini söylemeliydi.
12 Nisan 2012 Perşembe
Güzel Bir Gün
Polis: Yine boktan bir güne uyanmıştı. Sertleşmesine sebep olan rüyanın etkisinden hala çıkamamıştı. Yataktan kalkıp, elini yüzünü yıkamaya koyulmuştu ki telsizden bir anons geçildi.
-Bahar mahallesi Kış sokakta bir ölüm haberi...
Ardından telefonu çaldı. Telefonda amiri, bu olayı çözmesi için ona vermişti. Polisliği boyunca böyle anonsları çok duymuştu ama çok az dava ona verilmişti. Verilen davaları da genellikle çözemediği için bu olayı da çözmesi ondan beklenmiyordu aslında. Sertliği, yaşadığı heyecan ve korkudan büzüşmeye dönmüştü. Nereden başlayacağını bilmiyordu ama evden çıkmak bir başlangıç olabilirdi. Evden çıktı.
Adam: Yine boktan bir iş günüydü. Mesaisinin bitmesine az kalmasına rağmen o kadar çok sıkılmıştı ki aklına otuz bir çekmek geliyordu. Her sıkıldığında aklına otuz birden başka bir şey gelmezdi. Aklını sperm ve orgazm sesleriyle dolduran bu sıkkınlık hissine porno sitelerini karıştırarak cevap verdi. Bu arada mesai bitiş saatinin geldiğinin farkına varmamıştı. Saate bakmak aklına geldiğinde, pantolonunda çoktan bir ıslaklık oluşmuştu. Pantolonundaki rahatsızlık veren ıslaklık mutlu olmasına engel olmamıştı. Zaten onu bu rutinlikte mutlu eden iki şey vardı. Öğle paydosu ve iş çıkış saati. Başına, bunlardan ikincisi gelmekteydi.
-Acaba akşama ne yemek var?
-Çay için tatlı var mıdır ki?
-Azdım bir de. Akşam nasıl aklını çelsem ki?
Eve vardığında yemek hazırdı. Karısıyla tabii ki konuşacak şeyleri yoktu. Birbirine anlatacakları şeyler televizyon dizileri ve magazinden ibaretti. Evliliklerinin iyice çekilmez hale geldiğini kabul etmemek içinse sekse gelişigüzel başlamaya çalışıyorlardı. Oysa bütün günleri önceden planlanmış gibiydi. Evet, kader dedikleri buydu.
Yatağa girdiklerinde tek taraflı bir orgazm onları bekliyordu. Sevişmeleri bir Avrupa filmindeki gibi ateşli değildi, onlar da artık ateşli bir sevişme beklemiyordu elbette.
-Ön sevişme? Amaan, gir gitsin.
Birkaç yalancı öpüşmeden sonra adam asli görevini yerine getirmeye başlamıştı. Aşağı, yukarı. Aşağı, yukarı. Nefes alıp vermesi çoktan hızlanmıştı bile. Derken işten çıkma saati gelmişti. Bugün de işten erken çıkması gerekiyordu. İşvereni her akşam olduğu gibi yine mutsuzdu ama çalışanını mutlu etmeye her akşam devam ediyordu. Tek çalışanı vardı ve onu attığında yenisini bulamayacağından onu mutlu etmek zorunda hissediyordu kendisini.
Bugüne kadar yaşanılan en aptalca boşalma sahnesinden sonra adam, o şişman, terli ve yorgun vücudunu karısının üstünde bir müddet tuttuktan sonra hiç konuşmadan kendi tarafına kendisini sırt üstü atıp uykuya dalmıştı. Sabah uyandığında karısı yanında ölü olarak yatmaktaydı.
-Alo polis! Bahar mahallesi kış sok...
Kadın: Haftalık kitapçı ziyaretlerinin birinde bu sefer farklı bir kitap bulurum ümidiyle geziyordu. Kitapçıda geçirdiği zamanı, evdeki zamana tercih ederdi çünkü, geç de olsa hayatını yalnızken daha rahat yaşadığının farkına varmıştı.
-Anne bugün havuza gidelim mi?
-Otur kızım daha bulaşık yıkayacağız.
-Öğretmenim gezi düzenleyelim mi?
-Olmaz yavrum, sınavlarınız başlıyor.
-Hayatım, seyahate çıkalım mı?
-Olmaz canım, şu aralar işlerim çok yoğun. Biliyorsun eve ekmek getirmeliyim.
-EVE EKMEK Mİ GETİRMELİSİN!
Yaşadığı süre boyunca bütün bu kısıtlamalar, 'sen yapma, ben senin yerine yaparım' oyunları onu hayattan gitgide soğutmaya yetmişti. Kendisini eve ekmek getirmesi gereken biri olarak gören kocası ise ayrı bir paragrafı bile hak etmiyordu. Eve ekmek getirdiği için karısını her akşam sikme hakkı olan, karısını her akşam siktiği için de onu sahiplenen ve her işe gittiğinde ona bu yüzden alışveriş parası bırakan bir kocası vardı.
Bir şekilde bu aslında çok basit olan kargaşadan kurtulmalıydı. Yeniden başlamak için yaşlıydı. Genç ve ateşli yılların yerini yaşlı ve sarkmaya yakın yıllar almıştı. Bu şartlarda her doğum günü, aslında ölüm gününe biraz daha yaklaşmaktı ve bugün tam da ölüm günüydü.
Polis: Eve geldiğinde kadın yatakta, çıplak bir halde yatmaktaydı. Zaten ölü olduğunu bildiği kadının nabzını kontrol etti.
-Hmm, ölmüş
Bir anda gözü, bornozu içinde diğer polislerle konuşan adama takıldı. Yanına gitti ve konuştu:
-Anlat bakalım ne oldu?
Bornozlu adam ona olanları anlattı ve ekledi:
-...Nasıl oldu anlamadım komiserim.
Adamın anlattığı seks sahnesini hayal etti ancak kısa sürmüştü. Bu kısa sahne sertleşmesine bile yetmemişti. Biraz düşündükten sonra karara vardı:
-Bizimle merkeze geliyorsun.
Adam: Polisi aradıktan sonra, yağlı vücudunu saklamak için hava atmak amacıyla aldığı bornozunu giydi. Salonda otururken karısının nasıl öldüğünü değil, bu duruma nasıl bu kadar hissiz kalabildiğini düşündü.
-Acaba onu ben mi öldürdüm?
Onu öldürmek istemiyordu. Ama yaşamasa da fark etmez diye düşünüyordu. Kendi içinde salakça bir hesaplaşmaya girmişti. Hayatında, uzun süre sonra ilk defa farklı bir şey olduğunu fark etmesi ile birlikte hesaplaşması da son buldu.
Sonunda polisler gelmişti. Ortalığı kontrol ediyor, bu esnada da ondan kadın hakkında bilgi istiyorlardı. Polislere neler olup bittiğini anlatırken gözü karısına dokunup başını sallayan, sivil giyimli polise takıldı. Adam da onu görüp yaklaştı.
-Anlat bakalım ne oldu?
-Her akşam olduğu gibi karımı orgazmın doruklarına çıkarıp orada bırakıyordum. Komiserim, demek ki bu sefer cidden orada bırakmışım ki inememiş. Sabah uyandığımda ölüydü. Nasıl oldu anlamadım komiserim!
Gerçeği anlatmak zorunda kaldı.
-Detaylarıyla anlatmak gerekirse, kısa bir seks macerasından sonra birkaç dakika karımın üstünde kaldım. Sonra da kenara çekildim ve uyuduk. Nasıl oldu anlamadım komiserim!
-Bizimle merkeze geliyorsun.
Kadın: Kitapçıdan eve döndükten sonra yemek yapma zorunluluğunu yerine getirdi ve kocasının eve gelip yemek yeme görevini yerine getirmesini bekledi.
Kocası bu akşam biraz da olsa geç kalmıştı. Fakat geç kalması bu günden itibaren önemli değildi. Sadece görevlerini tamamlaması gerekiyordu. Görevlerini bitirmeden ölmek istemiyordu ne de olsa bugün onun doğum günüydü.
Birinci görev olan yemek ve ikinci görev olan çay bölümü tamamlanmıştı. Şimdi ise en kolay görev kalmıştı, o da seks.
İlaçlarını ve suyunu yatağın başına koydu. Son doğum gününü kutlamasına gerçek anlamda da, mecazi anlamında da 5 kalmıştı. Kocasıyla birlikte yerlerini aldılar. İlk önce ilaçları, ardından da suyu boğazından aşağı yuvarladı. Hedefe kilitlenmiş kocası ne ilaçları ne de suyu görmüştü.
Son sevişme başlamıştı ve başladığı gibi de bitmişti. Kadın, gözleri kapanırken iki şeyin mutluluğunu yaşıyordu;
1-Görevlerini tamamlamış olmak.
2- Kocası gelmeden yataktan ayrılması. Bu sefer, ilk ve son kez de olsa kocasından önce işini bitirmişti.
Polis: Soruşturmadan sonra davanın koca cinayeti olduğuna kanaat getirmişti. Üstlerine verdiği raporda şunlar yazıyordu.
-...Adam, seks sonrası kendisini tatmin etmediği karısıyla tartışıp, elleriyle boğarak, kadının ölümüne sebep olmuştur. Nokta.
-Alo, Polis bey ile mi görüşüyorum?
-Evet, buyrun.
-Birkaç gün önce ölen kadının otopsi raporu belli oldu.
-Evet, ne olmuş?
-İntihar etmiş. Yatağa girmeden önce bir avuç ilaç içip ölümünü beklemiş.
-Dıt dıt dıt...
-Bahar mahallesi Kış sokakta bir ölüm haberi...
Ardından telefonu çaldı. Telefonda amiri, bu olayı çözmesi için ona vermişti. Polisliği boyunca böyle anonsları çok duymuştu ama çok az dava ona verilmişti. Verilen davaları da genellikle çözemediği için bu olayı da çözmesi ondan beklenmiyordu aslında. Sertliği, yaşadığı heyecan ve korkudan büzüşmeye dönmüştü. Nereden başlayacağını bilmiyordu ama evden çıkmak bir başlangıç olabilirdi. Evden çıktı.
Adam: Yine boktan bir iş günüydü. Mesaisinin bitmesine az kalmasına rağmen o kadar çok sıkılmıştı ki aklına otuz bir çekmek geliyordu. Her sıkıldığında aklına otuz birden başka bir şey gelmezdi. Aklını sperm ve orgazm sesleriyle dolduran bu sıkkınlık hissine porno sitelerini karıştırarak cevap verdi. Bu arada mesai bitiş saatinin geldiğinin farkına varmamıştı. Saate bakmak aklına geldiğinde, pantolonunda çoktan bir ıslaklık oluşmuştu. Pantolonundaki rahatsızlık veren ıslaklık mutlu olmasına engel olmamıştı. Zaten onu bu rutinlikte mutlu eden iki şey vardı. Öğle paydosu ve iş çıkış saati. Başına, bunlardan ikincisi gelmekteydi.
-Acaba akşama ne yemek var?
-Çay için tatlı var mıdır ki?
-Azdım bir de. Akşam nasıl aklını çelsem ki?
Eve vardığında yemek hazırdı. Karısıyla tabii ki konuşacak şeyleri yoktu. Birbirine anlatacakları şeyler televizyon dizileri ve magazinden ibaretti. Evliliklerinin iyice çekilmez hale geldiğini kabul etmemek içinse sekse gelişigüzel başlamaya çalışıyorlardı. Oysa bütün günleri önceden planlanmış gibiydi. Evet, kader dedikleri buydu.
Yatağa girdiklerinde tek taraflı bir orgazm onları bekliyordu. Sevişmeleri bir Avrupa filmindeki gibi ateşli değildi, onlar da artık ateşli bir sevişme beklemiyordu elbette.
-Ön sevişme? Amaan, gir gitsin.
Birkaç yalancı öpüşmeden sonra adam asli görevini yerine getirmeye başlamıştı. Aşağı, yukarı. Aşağı, yukarı. Nefes alıp vermesi çoktan hızlanmıştı bile. Derken işten çıkma saati gelmişti. Bugün de işten erken çıkması gerekiyordu. İşvereni her akşam olduğu gibi yine mutsuzdu ama çalışanını mutlu etmeye her akşam devam ediyordu. Tek çalışanı vardı ve onu attığında yenisini bulamayacağından onu mutlu etmek zorunda hissediyordu kendisini.
Bugüne kadar yaşanılan en aptalca boşalma sahnesinden sonra adam, o şişman, terli ve yorgun vücudunu karısının üstünde bir müddet tuttuktan sonra hiç konuşmadan kendi tarafına kendisini sırt üstü atıp uykuya dalmıştı. Sabah uyandığında karısı yanında ölü olarak yatmaktaydı.
-Alo polis! Bahar mahallesi kış sok...
Kadın: Haftalık kitapçı ziyaretlerinin birinde bu sefer farklı bir kitap bulurum ümidiyle geziyordu. Kitapçıda geçirdiği zamanı, evdeki zamana tercih ederdi çünkü, geç de olsa hayatını yalnızken daha rahat yaşadığının farkına varmıştı.
-Anne bugün havuza gidelim mi?
-Otur kızım daha bulaşık yıkayacağız.
-Öğretmenim gezi düzenleyelim mi?
-Olmaz yavrum, sınavlarınız başlıyor.
-Hayatım, seyahate çıkalım mı?
-Olmaz canım, şu aralar işlerim çok yoğun. Biliyorsun eve ekmek getirmeliyim.
-EVE EKMEK Mİ GETİRMELİSİN!
Yaşadığı süre boyunca bütün bu kısıtlamalar, 'sen yapma, ben senin yerine yaparım' oyunları onu hayattan gitgide soğutmaya yetmişti. Kendisini eve ekmek getirmesi gereken biri olarak gören kocası ise ayrı bir paragrafı bile hak etmiyordu. Eve ekmek getirdiği için karısını her akşam sikme hakkı olan, karısını her akşam siktiği için de onu sahiplenen ve her işe gittiğinde ona bu yüzden alışveriş parası bırakan bir kocası vardı.
Bir şekilde bu aslında çok basit olan kargaşadan kurtulmalıydı. Yeniden başlamak için yaşlıydı. Genç ve ateşli yılların yerini yaşlı ve sarkmaya yakın yıllar almıştı. Bu şartlarda her doğum günü, aslında ölüm gününe biraz daha yaklaşmaktı ve bugün tam da ölüm günüydü.
Polis: Eve geldiğinde kadın yatakta, çıplak bir halde yatmaktaydı. Zaten ölü olduğunu bildiği kadının nabzını kontrol etti.
-Hmm, ölmüş
Bir anda gözü, bornozu içinde diğer polislerle konuşan adama takıldı. Yanına gitti ve konuştu:
-Anlat bakalım ne oldu?
Bornozlu adam ona olanları anlattı ve ekledi:
-...Nasıl oldu anlamadım komiserim.
Adamın anlattığı seks sahnesini hayal etti ancak kısa sürmüştü. Bu kısa sahne sertleşmesine bile yetmemişti. Biraz düşündükten sonra karara vardı:
-Bizimle merkeze geliyorsun.
Adam: Polisi aradıktan sonra, yağlı vücudunu saklamak için hava atmak amacıyla aldığı bornozunu giydi. Salonda otururken karısının nasıl öldüğünü değil, bu duruma nasıl bu kadar hissiz kalabildiğini düşündü.
-Acaba onu ben mi öldürdüm?
Onu öldürmek istemiyordu. Ama yaşamasa da fark etmez diye düşünüyordu. Kendi içinde salakça bir hesaplaşmaya girmişti. Hayatında, uzun süre sonra ilk defa farklı bir şey olduğunu fark etmesi ile birlikte hesaplaşması da son buldu.
Sonunda polisler gelmişti. Ortalığı kontrol ediyor, bu esnada da ondan kadın hakkında bilgi istiyorlardı. Polislere neler olup bittiğini anlatırken gözü karısına dokunup başını sallayan, sivil giyimli polise takıldı. Adam da onu görüp yaklaştı.
-Anlat bakalım ne oldu?
-Her akşam olduğu gibi karımı orgazmın doruklarına çıkarıp orada bırakıyordum. Komiserim, demek ki bu sefer cidden orada bırakmışım ki inememiş. Sabah uyandığımda ölüydü. Nasıl oldu anlamadım komiserim!
Gerçeği anlatmak zorunda kaldı.
-Detaylarıyla anlatmak gerekirse, kısa bir seks macerasından sonra birkaç dakika karımın üstünde kaldım. Sonra da kenara çekildim ve uyuduk. Nasıl oldu anlamadım komiserim!
-Bizimle merkeze geliyorsun.
Kadın: Kitapçıdan eve döndükten sonra yemek yapma zorunluluğunu yerine getirdi ve kocasının eve gelip yemek yeme görevini yerine getirmesini bekledi.
Kocası bu akşam biraz da olsa geç kalmıştı. Fakat geç kalması bu günden itibaren önemli değildi. Sadece görevlerini tamamlaması gerekiyordu. Görevlerini bitirmeden ölmek istemiyordu ne de olsa bugün onun doğum günüydü.
Birinci görev olan yemek ve ikinci görev olan çay bölümü tamamlanmıştı. Şimdi ise en kolay görev kalmıştı, o da seks.
İlaçlarını ve suyunu yatağın başına koydu. Son doğum gününü kutlamasına gerçek anlamda da, mecazi anlamında da 5 kalmıştı. Kocasıyla birlikte yerlerini aldılar. İlk önce ilaçları, ardından da suyu boğazından aşağı yuvarladı. Hedefe kilitlenmiş kocası ne ilaçları ne de suyu görmüştü.
Son sevişme başlamıştı ve başladığı gibi de bitmişti. Kadın, gözleri kapanırken iki şeyin mutluluğunu yaşıyordu;
1-Görevlerini tamamlamış olmak.
2- Kocası gelmeden yataktan ayrılması. Bu sefer, ilk ve son kez de olsa kocasından önce işini bitirmişti.
Polis: Soruşturmadan sonra davanın koca cinayeti olduğuna kanaat getirmişti. Üstlerine verdiği raporda şunlar yazıyordu.
-...Adam, seks sonrası kendisini tatmin etmediği karısıyla tartışıp, elleriyle boğarak, kadının ölümüne sebep olmuştur. Nokta.
-Alo, Polis bey ile mi görüşüyorum?
-Evet, buyrun.
-Birkaç gün önce ölen kadının otopsi raporu belli oldu.
-Evet, ne olmuş?
-İntihar etmiş. Yatağa girmeden önce bir avuç ilaç içip ölümünü beklemiş.
-Dıt dıt dıt...
3 Şubat 2012 Cuma
Aitlik: Kaçış Noktası - III
Önce suyun kaynamasını beklersin. Tencerenin genişliğine göre bu süre değişebilir. Baloncuk istilasının yavaş yavaş başladığını gördüğün an, makarnayı tencereye boşaltman gereken zaman gelmiş demektir. Sonra, makarnanın yumuşamasını beklersin. Lapa olmamasına dikkat etmen gerekir. Dandik bir makarnayı bile yapamıyorsan, ölmen için bir nedenin daha var demektir.
Hayatım boyunca nefret ettiğim insanların sayısı, hayatım boyunca öldürdüğüm insanların sayısından fazlaysa, bu durum beni rahatlatmalı. Etrafta, öldürülmeyi bekleyen daha birçok insan olduğunun farkındayım. On yedi nokta... Haritamın asılı olduğu duvarda sakladığım tam on yedi nokta var. Ölmüş on yedi insan...
Derin bir nefes al ve bencilce sakla.
Kimseye güvenmiyorum. Buna gerek yok. Kimseye güvenmeyin. Buna gerek yok. Kimsenin size güvenmesini istemeyin. Buna gerek yok. Gözünüzde büyütmeyi bırakın. Buna gerek yok. Etraf, güven duygusunu fazlasıyla yaşayan insanların uğradıkları ihanet kalıntılarıyla dolu. Buna rağmen nasıl oluyor da birilerine güvenmek istiyorsunuz? Buna gerek yok. Yaşa ve kendiliğinden geliş.
Derin bir nefes al ve al.
Her şey, odamın en karanlık duvarında bulunan fiziki dünya haritasına dart okunu atmakla başladı. İlk atışım başarısızdı. Ok saplanmadı ve yere düştü. İkinci denemem de aynı hüsranı yaşadı. Üçüncü ve dördüncü denemem de... Daha sert olmalıydım. Okun, haritanın arkasına saklanan duvara saplanması gerekiyordu. Yani, daha fazla can yakmalıydım. Tek başına haritayı delmek işe yaramıyordu. Fiziki dünya haritası, genel olarak Afrika ülkelerine denk gelen sivri uçlu silahımı, bulunduğu yerden çıkarmayı başarıyor ve "Hâlâ karşındayım işte" mesajı veriyordu. Sinirlenmiştim.
Derin bir nefes al ve kirlet.
Kim Afrika ülkelerinden birinde yaşamak ister ki! "Gabon diye bir ülke mi varmış?"
Adını bile ilk defa duyduğım bir ülkeye kaçmamı beklemeyin benden. Siyah insanlardan nefret etmiyorum ama sevmek için de bir nedenim yok. Tıpkı, beyaz insanları sevmek için bir nedenim olmadığı gibi. Buna gerek yok. Kimseyi sevmek zorunda değilim. Buna gerek yok.
Afrika olmaz. İskandinav ülkelerini tercih ederim. Soğuk... Hem havası, hem de insanları. Tam istediğim gibi. Karşılıklı hoşnutsuzluk hiç bu kadar tatlı olmamıştı. Kimsenin sıcaklık beklemeyeceği bir yere gitmeliyim. Kimsenin sıcaklığına ihtiyacımın olmadığı...
Bu kez kendimden eminim. Oku elimden geldiğince yatay ve sert tutuyorum. Karar vermem için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Şiddetimin, duvara kadar ulaşması gerekiyorsa tamam. Bunu yapabilirim. İşte geliyor...
Derin bir nefes al ve odaklan.
"Lütfen Afrika olmasın... Lütfen Afrika olmasın... Lütfen Afrika olmasın... Lütfen soktuğumun Afrika'sı olmasın..."
Danimarka... Şanslıyım... Şanslıyım çünkü bu şansı kendim yarattım. Bunun için fazlasıyla uğraştığıma inanabilirsiniz. Artık tek yapmam gereken; kendime kalınca bir mont, koruyucu bir bot, yardımcı olabilecek birkaç kazak ve yeni bir eldiven almak.
Haritaya haddini bildirip, duvarı delen oku yerinden çıkarıyorum. Artık rahatça uyuyabilirim.
"İnsan... Ölüm... Duvar... On yedi... Danimarka... Delik... On sekiz...Hassiktir..."
HARİKA! Artık gitmeden önce birisini daha öldürmem gerekiyor! Kendi yarattığım şansım bile benden nefret ediyor.
Hayatım boyunca nefret ettiğim insanların sayısı, hayatım boyunca öldürdüğüm insanların sayısından fazlaysa, bu durum beni rahatlatmalı. Etrafta, öldürülmeyi bekleyen daha birçok insan olduğunun farkındayım. On yedi nokta... Haritamın asılı olduğu duvarda sakladığım tam on yedi nokta var. Ölmüş on yedi insan...
Derin bir nefes al ve bencilce sakla.
Kimseye güvenmiyorum. Buna gerek yok. Kimseye güvenmeyin. Buna gerek yok. Kimsenin size güvenmesini istemeyin. Buna gerek yok. Gözünüzde büyütmeyi bırakın. Buna gerek yok. Etraf, güven duygusunu fazlasıyla yaşayan insanların uğradıkları ihanet kalıntılarıyla dolu. Buna rağmen nasıl oluyor da birilerine güvenmek istiyorsunuz? Buna gerek yok. Yaşa ve kendiliğinden geliş.
Derin bir nefes al ve al.
Her şey, odamın en karanlık duvarında bulunan fiziki dünya haritasına dart okunu atmakla başladı. İlk atışım başarısızdı. Ok saplanmadı ve yere düştü. İkinci denemem de aynı hüsranı yaşadı. Üçüncü ve dördüncü denemem de... Daha sert olmalıydım. Okun, haritanın arkasına saklanan duvara saplanması gerekiyordu. Yani, daha fazla can yakmalıydım. Tek başına haritayı delmek işe yaramıyordu. Fiziki dünya haritası, genel olarak Afrika ülkelerine denk gelen sivri uçlu silahımı, bulunduğu yerden çıkarmayı başarıyor ve "Hâlâ karşındayım işte" mesajı veriyordu. Sinirlenmiştim.
Derin bir nefes al ve kirlet.
Kim Afrika ülkelerinden birinde yaşamak ister ki! "Gabon diye bir ülke mi varmış?"
Adını bile ilk defa duyduğım bir ülkeye kaçmamı beklemeyin benden. Siyah insanlardan nefret etmiyorum ama sevmek için de bir nedenim yok. Tıpkı, beyaz insanları sevmek için bir nedenim olmadığı gibi. Buna gerek yok. Kimseyi sevmek zorunda değilim. Buna gerek yok.
Afrika olmaz. İskandinav ülkelerini tercih ederim. Soğuk... Hem havası, hem de insanları. Tam istediğim gibi. Karşılıklı hoşnutsuzluk hiç bu kadar tatlı olmamıştı. Kimsenin sıcaklık beklemeyeceği bir yere gitmeliyim. Kimsenin sıcaklığına ihtiyacımın olmadığı...
Bu kez kendimden eminim. Oku elimden geldiğince yatay ve sert tutuyorum. Karar vermem için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Şiddetimin, duvara kadar ulaşması gerekiyorsa tamam. Bunu yapabilirim. İşte geliyor...
Derin bir nefes al ve odaklan.
"Lütfen Afrika olmasın... Lütfen Afrika olmasın... Lütfen Afrika olmasın... Lütfen soktuğumun Afrika'sı olmasın..."
Danimarka... Şanslıyım... Şanslıyım çünkü bu şansı kendim yarattım. Bunun için fazlasıyla uğraştığıma inanabilirsiniz. Artık tek yapmam gereken; kendime kalınca bir mont, koruyucu bir bot, yardımcı olabilecek birkaç kazak ve yeni bir eldiven almak.
Haritaya haddini bildirip, duvarı delen oku yerinden çıkarıyorum. Artık rahatça uyuyabilirim.
"İnsan... Ölüm... Duvar... On yedi... Danimarka... Delik... On sekiz...Hassiktir..."
HARİKA! Artık gitmeden önce birisini daha öldürmem gerekiyor! Kendi yarattığım şansım bile benden nefret ediyor.
22 Ocak 2012 Pazar
Aitlik: Kaçış Noktası - II
Bazen tek sahip olmanız gereken, fermuarı bozuk, boktan bir bavuldur. Küfür ise, böyle bir şeye bile sahip olamadığınız zaman etmeniz gereken, geniş anlam yüklü argo kelimelerdir. Olur olmadık yerlerde kullanılmamalıdır. Sahip çıkmamız gereken değerlerden biri de küfür etmektir diye düşünüyorum.
Boktan bir bavulunuz yoksa, duygu yüklü eşyalarınızı yanınıza almanız neredeyse imkânsızdır. Nereye kaçmak isterseniz isteyin, bazı duygulara ve hatıra kokan birkaç parça nesneye her zaman ihtiyacınız vardır. Hadi ama, 'istediğim an, her şeyi geride bırakabilir ve yeni bir hayata başlayabilirim' diyen insanların ne kadar yalancı ve korkak olduklarını hepimiz biliyoruz. Cesur gözükmeye çalışmaktan başka bir şey değildir bu yaptıkları. Hem, muhtemelen onları tutan da yoktur, ne diye hâlâ bize ayak bağı olmaya devam ederler ki?
"Benim hiç kimseye ihtiyacım yok!" Siktir git oradan be adam! O hâlde neden bana bunları söylüyorsun? Senin, şu anda bana ihtiyacın olmadığı bir kara parçasında olman gerekmez miydi?
Bavul aramaktan değil, düşünmekten yoruldum aslında. Düşünceler asla bitmez. Düşünceler, sizi, siz yapmamak için elinden gelen tüm gayreti gösterir ve genel olarak suçluluk duygusunun üretimi olan kullanışsız mallardır.
Yaşadığınız yerin size fazlasıyla büyük gelmesini istiyorsanız, bir eşyanızı kaybedin. İşte o zaman tek odalı daireniz bile sizin için bir malikaneye dönüşebilir ve aradığınız her ne haltsa asla bulamazsınız. Bakmadığınız yerin kalmadığını düşündüğünüz an pes edersiniz ve birkaç gün sonra, kaybetmiş olduğunuz o gereksiz eşyanızı, nadiren de olsa yaptığınız temizlik esnasında, alakasız bir yerde bulursunuz çünkü soktuğumun dairesi sizinle alay ediyordur. Kayıp ilanınız hükmünü yitirdiği andan itibarense, saklambaç oynamaya meraklı eviniz tekrar, götünüzü bile zor sıkıştırdığınız minik kap hâline geri döner.
Burada ki herkes ölü. En başta da babam ölü...İstemeden de olsa, bana yalan söylemeyi öğreten adam...Bu durumda, burada daha fazla öğrenecek bir şeyim kaldığını sanmıyorum. Bütün sokaklar ve yıldızların, bana yardım etmek istercesine oluşturduğu yolu görebiliyorum. Sokak lambalarına ihtiyacım bile yok, yıldızlar bugün yeterince parlak. Hepsi benim için...Burnuma gelen, yeni döküm sıcak asfalt kokusu benim için...Aydınlık gece benim için...Esen rüzgâr, park yerinden çekilmiş arabalar, kapalı eczaneler, kırtasiyeler, marketler ve okullar benim için...Gözlerden ırak yaşamayı tercih eden ay da benim için...
Egoist olmak için yeterince güzel bir gece. Bu gece kaçış noktam, koca bir kara deliğe bürünüyor ve beni içine çekmek için hazırda bekliyor. Benimse boktan bir bavulum bile yok!
Boktan bir bavulunuz yoksa, duygu yüklü eşyalarınızı yanınıza almanız neredeyse imkânsızdır. Nereye kaçmak isterseniz isteyin, bazı duygulara ve hatıra kokan birkaç parça nesneye her zaman ihtiyacınız vardır. Hadi ama, 'istediğim an, her şeyi geride bırakabilir ve yeni bir hayata başlayabilirim' diyen insanların ne kadar yalancı ve korkak olduklarını hepimiz biliyoruz. Cesur gözükmeye çalışmaktan başka bir şey değildir bu yaptıkları. Hem, muhtemelen onları tutan da yoktur, ne diye hâlâ bize ayak bağı olmaya devam ederler ki?
"Benim hiç kimseye ihtiyacım yok!" Siktir git oradan be adam! O hâlde neden bana bunları söylüyorsun? Senin, şu anda bana ihtiyacın olmadığı bir kara parçasında olman gerekmez miydi?
Bavul aramaktan değil, düşünmekten yoruldum aslında. Düşünceler asla bitmez. Düşünceler, sizi, siz yapmamak için elinden gelen tüm gayreti gösterir ve genel olarak suçluluk duygusunun üretimi olan kullanışsız mallardır.
Yaşadığınız yerin size fazlasıyla büyük gelmesini istiyorsanız, bir eşyanızı kaybedin. İşte o zaman tek odalı daireniz bile sizin için bir malikaneye dönüşebilir ve aradığınız her ne haltsa asla bulamazsınız. Bakmadığınız yerin kalmadığını düşündüğünüz an pes edersiniz ve birkaç gün sonra, kaybetmiş olduğunuz o gereksiz eşyanızı, nadiren de olsa yaptığınız temizlik esnasında, alakasız bir yerde bulursunuz çünkü soktuğumun dairesi sizinle alay ediyordur. Kayıp ilanınız hükmünü yitirdiği andan itibarense, saklambaç oynamaya meraklı eviniz tekrar, götünüzü bile zor sıkıştırdığınız minik kap hâline geri döner.
Burada ki herkes ölü. En başta da babam ölü...İstemeden de olsa, bana yalan söylemeyi öğreten adam...Bu durumda, burada daha fazla öğrenecek bir şeyim kaldığını sanmıyorum. Bütün sokaklar ve yıldızların, bana yardım etmek istercesine oluşturduğu yolu görebiliyorum. Sokak lambalarına ihtiyacım bile yok, yıldızlar bugün yeterince parlak. Hepsi benim için...Burnuma gelen, yeni döküm sıcak asfalt kokusu benim için...Aydınlık gece benim için...Esen rüzgâr, park yerinden çekilmiş arabalar, kapalı eczaneler, kırtasiyeler, marketler ve okullar benim için...Gözlerden ırak yaşamayı tercih eden ay da benim için...
Egoist olmak için yeterince güzel bir gece. Bu gece kaçış noktam, koca bir kara deliğe bürünüyor ve beni içine çekmek için hazırda bekliyor. Benimse boktan bir bavulum bile yok!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)